Psikolojik savaş firesini düşünce...

'Andıç' olayı ile ortaya çıkan "Psikolojik savaş" çerçevesinde neler yapmışız, şöyle bir alt alta sıralayalım:

-İlk tahkikat safhasında gizli kalması gereken ifadeleri basına sızdırmışız.

-İfadelere, aslında olmayan sözler katmışız.

-Yargı sürecine askeri irade olarak müdahale etmişiz.

-Yakalanan bir teröristin, özel biçimde yönlendirilmiş ifadelerini medyada, siyasette, sivil toplum kuruluşlarında hedef seçtiğimiz insanları PKK yandaşı göstererek aleyhlerine yıpratma kampanyası açmışız.

-Yargıyı, söz konusu kişi ve kurumlar aleyhine devreye sokmuşuz.

-Medyayı bunun için kullanmışız. Kimi köşe yazarlarına bu yönden yazılar yazdırmış, haber ünitelerini bu yönde haberler hazırlamaya yönlendirmişiz.

-Bunun için mektup kampanyaları düzenlemişiz.

Psikolojik savaş mantığının bir tek olay için devreye soktuğu faaliyet çerçevesi bu...

Bunların tümünün, kamuoyunu belli bir istikamette yönlendirmek olduğu açık. Zaten psikolojik savaşın genel hedefi de budur. Savaş içe dönük olunca, psikolojik savaşın da içe dönük sonuçlar üretme yönünde yürütülmesi tabiidir.

Sorun nerede?

Sorunun tabii ki, ihmal edilemez bir hukuk boyutu var. Ama bir başka boyutu daha var:

Şimdi, diyelim Sakık olayının üstünden iki yıl geçtikten sonra biz, yani iki yıl önce psikolojik harekatın hedefi olan tüm Türkiye kamuoyu, o gün inandırıldığımız şeylerin yüzde kaçının doğru olduğunu düşünmek gibi bir duygu karmaşasının içindeyiz. İtalya'ya, Yunanistan'a karşı verilen bir psikolojik savaşın mantığını anlamak mümkündür. Ama içerdeki bir psikolojik savaşın zaman içinde gelip böyle bir sorgulamaya toslaması kaçınılmazdır.

-İnandırıldığımız şeylerin ne kadarı doğru idi?

Şimdi ben bunu, 28 Şubat sürecinde yaşananlara taşımak zorundayım.

İlk soru elbette şu:

-Türkiye 28 Şubat sürecinde de bir psikolojik savaş yaşadı mı?

Ve ardından başka sorular:

-"Bir numaralı iç tehdit" diye nitelenen "irtica"nın yok edilmesi için başlatılan "topyekün savaş"ta, psikolojik savaşın misyonu neydi?

-Psikolojik savaş, önce "irtica" diye bir tehdit bulunduğuna, bunun büyüklüğüne inandırmak gibi bir sorunu aşmak için mi devreye sokulmuştur?

-Aczmendiler'de, Müslüm Gündüz ve Kalkancı vak'alarında tv'lere yansıyanlardan ne kadarı gerçekti, ne kadarı psikolojik savaş yöntemlerinin ürünü idi?

-Adnan Oktar'la ilgili medya kampanyalarının psikolojik savaştaki fonksiyonu neydi? Böylece İslami faaliyetlerin ahlaki açıdan zaaf içinde bulunduğu tezi empoze edilmek istenip, halkın gözünden düşürülmesi mi amaçlanmıştı? Yeşil sermaye iddiaları da, İslami hizmetlerin para zaafı içinde bulunduğu temasını zihinlere kazıma amacı mı taşıyordu?

-FP'ye yönelik kapatma davasında, Tayyip Erdoğan, Erbakan, Hasan Celal Güzel haklarında açılan davalarda Sakık olayına benzer iradelerin etkisi olmuş mudur? Erbakan kaseti konuşmanın yapıldığından 6 yıl sonra kimin iradesi ile montajlanıp tv'lere ulaştırılmıştır? Fethullah Hoca kasetleri hangi iradenin yönlendirmesi ile piyasaya sürülmüştür? Gerçekliği nedir? Bütün bu kasetlerle amaçlanan, kamuoyunun, hangi "psikolojik savaş doğrusu"na inandırılmasıdır?

-Din konusundaki her haberde tv kanallarının Aczmendiler'in zikirlerinden görüntüler sunması, psikolojik savaşın bir uzantısı mıdır?

-Başörtüsünün ısrarla bir "siyasal simge" biçiminde sunulması, üniversite ve kamu kurumlarındaki başörtülüleri yok etmeye yönelik bir iradenin devreye sokulması için psikolojik hazırlık anlamına mı gelmektedir? 11 Ekim Elele eyleminde, o pankartı, yani "Zulüm 77 yaşında" pankartını acaba kim taşıdı? Hangi psikolojik savaş malzemesi olarak?

-Psikolojik savaşla provokasyon ne kadar içiçe geçmiştir?

-İmam Hatipler, Kur'an kursları ile Siyasal İslam arasında bağlantılar kurmak için nasıl bir psikolojik harekat yürütülmüştür?

-Daha vahimi, acaba Hizbullah operasyonunda tv ekranlarına yansıyanların ne kadarı gerçek, ne kadarı psikolojik savaş yönteminin kuralları gereği sergilenmiştir?

Bu soruları çoğaltmak mümkün.

"Andıç olayı"ndan sonra, bu soruların çok daha anlamlı bulunacağını görmek de gerekiyor.

Psikolojik savaş, insan aklının üzerine ambargo koyma çalışmasıdır. Savaşı yürütenler isterler ki insanlar, onların programladığı gibi düşünsün. Yeterli süzme gücü bulunmayan, ya da kimlik itibariyle psikolojik savaş temasına yatkın insanlar bir zaman öyle düşünürler de... Ama bir gün kralın çıplak olduğu ortaya çıkar. Çünkü insan zihni, böyle ömür boyu ambargo altında kalmaz.

İnsanlar zaman gelir, psikolojik savaşın firesini düşerek, hakikati aramaya başlarlar.

İşte bu noktada 3.5 yılın ardından insanlar soracaklardır:

-Acaba psikolojik savaşın firesi düşüldüğünde irtica tehdidinden geriye ne kalır?

-28 Şubat'ın iddialarından yüzde kaçı doğru idi?

-Geçen üç buçuk yıl içinde kaç "Andıç" devreye sokuldu? Kaç kişinin itibarı katledildi?

Er geç özgürleşeceğiz. Zihnimiz üzerindeki ambargo kalkacak. Türkiye normalleşecek. Hukukun üstünlüğü gerçekleşecek.

Ben derim ki, olağanüstü dönemde sorumluluğu olmayanlar, hukuk dışı olduğu ayan beyan belli olan eylemler konusunda, kendilerini de, temsil ettikleri kurumları da yıpratacak bir sahiplenmeye yönelmemeliler. Hukuk dışına sapanlar eylemlerinin bedelini ödesinler ki, Türkiye'nin bundan sonrası aydınlık olsun.

Bakın Dünya Bankası raporuna göre Türkiye yolsuzluklarda dünya birinciliğine yükselmiş... Hukuk dışı uygulamalarda da dereceye girmek mi amacımız? Yetmez mi artık kişilerin yaptığının bedelini ülke olarak ödemek? Köylülere dışkı yedirenin tazminat bedelini neden ülke insanı ödesin?



Önceki Sayfa

http://mercek.tripod.com